06 02 2010

Kırık Cam Teorisi

      “Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın?” sorusuna Guiliani’nin cevabı: “Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.
Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”
      Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.
      Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.
      Polis bu kararlılığıyla “Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz.” demiş.‘Kırık Cam Teorisi’ ABD‘li suç psikologu Philip Zimbardo‘nun 1969‘da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmişti. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izledi.
Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ’sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.”

03 02 2010

Evrim Geçiriyorum

            İnsana kök söktüren inatlarım bir bir kırılmaya başladı. Hani Türkan Şoray kanunlarının fos olduğu ortaya çıktı ya aynen ben de o kaderi yaşıyorum işte. Bunalıma girdiğim zaman yapmaya başlayacağım ilk iş bilgisayarı gereksiz şeylerden temizlemeye başlamaktır,normalde de sürekli temizlerim ama iyice böyle dip köşe nerde ne varsa işe yaramayan silerim gider. O da olmadı atarım formatı,kopardı kayışı zaten zavallım. Akabinde ise arkadaşlara sorarım var mı bilgisayarı tamir edilcek olan getirin yapayım diye,odamda en az 3 laptop 2 de pc kasası olur ertesi gün. Laptopçılardan birinin çantasından 4 tane film çıktı, Kayıp Yüzük, Not Defteri, Okuyucu ve meşhur Alacakaranlık. Eski iş yerimin hatun tayfası Alacakaranlık hastasıydı ya bir insan nasıl 7/24 Edward-Bella muhabbeti yapabilir,deli ediyorlardı beni. Ay Medusa kııızzzz sen de izle valla çok fenaaaaaaaaa,aaaaah o Edward yok mu ayyy beni de ısırsıııaaannn. Hee o da o muhteşem günün hayaliyle yaşıyordu zaten de Bella bırakmıyormuş,önce ben önce ben bir daha bir daha diye…
            2 günde pc tamiratını bitirdikten sonra hadi dedim izleyeyim şunları,not defterinden başladım çok sevdim tavsiye ederim,sonra kayıp yüzüğü izledim de o pek sarmadı sevmiyorum zaten ben öyle filmleri,okuyucuya sıra geldi ilk başlar işte her filmde olduğu gibi karakterler tanınıyor falan,anam o nasıl film öyle allahtan annem falan girmedi o esnalarda odama bildiğin porno,töbe töbe abdest gitti pahah neyse ((:
            Alacakaranlığa sıra gelince amaaan şimdi bu izlenir mi love story falan yazıyordu afişlerinde not defteri yetti bu bayar ama vampirler varmış hadi bi izleyeyim diye açtım burun kıvıra kıvıra. Bak şimdi bir şey dicem ama gülmek yok!: ama çok güzeeeelmiiiiiişşşşşşşşşş :D Bir takıldım ben buna zaten bunalmışım melankoli zirve yapmış bir de bu film,artık günde 4 kere falan izlemeye başladım her izleyişimde de ilk seferki heyecanla ağzım açık izliyorum,anam Edward Bellayı öperken ben ağlamaya falan başlıyorum “ulaaağğnn neden benim böyle bir sevgilim yok aaağğhh”, 2. serinin soundtracklerini indirmiştim benim kardeşliğe ordaki şarkılardan biri olan Alexanre Desplat’ın The Meadow’ı sürekli dinlemeler,last fm sayfam haftalarca o şarkıdan ibaretti. Hani az daha böyle takılsam ben de Twilight fan sitelerine –artık yerli yabancı ayırt etmeden- üye olup ay Edward benim yok Jack senin tüh Bellayla gerçek hayatta sevgililermiş,aman aşkım Robert Pattinson aşağı Allah belanı versin Kristen Steward yukarı gezecektim. Gerçi sinemaya Twilight gelince gelince ilk bileti alan bendim de neyse,sonuçta tadında bırakmış mıyım? Bırakmışım. O zaman sorun falan yok,Twilight inadını kırmış Dimmu Borgir yerine Timbaland dinleyen ve LC Waikiki’den simli pullu sweetler giyen yeni versiyon Medusa’dan selamlar efenim ((:
            Not: umarım bu sürümümün alıcısı çıkmaz da eskiye dönerim :p

02 02 2010

Şimdi Nerdeydim Ben?

            Dönemsel bunalımlarımdan birisiyle uzun bir tatile çıkmıştık ondan her şeyi boşlamıştım. Sanırım döndüm. Tam bilmiyorum ama kendimi dönmüş gibi hissediyorum. Böyle millete olur olmaz trip atmalar,annemin canını burnuna getirmeler,apartman yöneticisiyle aidat yüzünden kapışmalar,apartmanın giriş katına yeni açılan dükkanda yapılan tadilata sinirlenip “güzelim dükkan işte bir daha ne deşip dolduruyorsunuz yap bir boya gir otur mis gibi” diye kavga etmelerle geçti bunca zaman. Huysuz yaşlılardan bir farkım kalmadı yani. Ha bir de kendime evham yaptım baya erken menapoza giriyorum diye,alam bir ateş basıyor dışarıda kar var ben çarşıya ince bir hırkayla çıkıyorum,allahtan buralarda psikolojik tedavi merkezi falan yok direk alırlardı heralde içeri. Zaten annem tutturdu gidelim de gidelim bak bir doktora görünmekte fayda var belki ilaç neyim yazar… İlaç dendi mi cinlerim tepeme çıkıyor benim zaten ne geldiyse başıma o ilaçlardan geldi,yazık ya olan odamın kapısının camına oldu ilaç-doktor ikilemesini duyunca… Neyse ki tamirat gören şu dükkanda boşta cam varmış da dayım geldi taktı. 4 köşesine öyle bir silikon çekmişim ki ömrü billah Hulk gelip kafa çaksa yerinden milim oynamaz.
            Antin kuntin işlere verdim kendimi. İlk eserimi 31.12.2009 akşamı icra ettim,sanki 2009 çok önemli bir yılmış gibi hatıra kalsın diye. Odamın duvarına ağaç çizdim. Gerçi daha renklendirmesini yapıcam o da duruyor neyse. Evdeki elektrik prizlerini tamir ettim,baktım salonun duvarlar biraz kararmış soba yüzünden annemin işte olduğu bir gün kaptım merdiveni koca salonun duvarlarını sildim! Oooh misler gibi oldu valla. O da yetmedi camları sildim bütün evin,ütü falan yaptım toz aldım ki bunları bana normal şartlar altında bir allahın kulu yaptıramaz. Toz almak ve ütü yapmak! Dünyanın en korkunç 2 eylemi bence. Ya bak bulaşık yıkarım makine olmasına rağmen elde sorun değil,ev süpürürüm o da sorun değil,sıcacık yatağından kalk karda kışta bi tarafların dona dona şehrin öbür ucuna yürüyerek git de giderim amaaa bana bunlarla gelmesin kimse. Akşam annem eve bi geldi ev buram buram çamaşır suyu-cif-kezzap-tuz ruhu 4lüsü kokuyor,Medusa 3 çeşit yemek yapmış ve üstelik mutfak toplu falan,o an gözlerimin içine öyle bir baktı ki iliklerime kadar titredim –menapozlu bir insan olarak- üşüdüm! “Yarın Mehmet Bey’den randevu alıp gidiyoruz” dedi yiyorsa itiraz et akabinde ki 2. bakış o titreyen ilikleri ya yerinden söküyor sonra gez sakat sakat. Gittik de benim senelerdir ezberlediğim şeyleri söyledi bana doktor,sonra ben de başladım daha söylemesi muhtemel şeyleri anlatmaya ona,her şeyin farkında olduğum halde neden böyle olduğumu sordu hede hödö bi dünya şey,epileptiksin sen dedi bana 1 saatin sonunda,kurban ol sen bana hem sen kendine bak deminden beri göz kırpıyorsun bişey demiyorum ama yeter aa aaaa git seratonin tedavisi gör tikinden kurtul dedim çıktım geldim eve. Annem eve gelince de konuyu bir daha açma ilaç falan verdiyse bana gösterme ben iyiyim daha da iyi olucam haberin olsun diye böyle parmak sallaya sallaya uyduda birbirine girmiş kanalları düzeltmek üzere salona geçtim. Belliymiş değil mi ne kadar iyi olduğum? (:
            Öyle öyle kendimi bişeylerle meşgul ederek düzeldim işte. şimdiyse buradayım. Daha duuur anlatcak neler var ((:

10 01 2010

Gizli Özne

vazgeçmem eskisi gibi...
utanıp sıkılıyorum 
içimi açtığım herkezden muzdarip
eski bir dükkan kiralayıp içine yalnızlığımı yerlestiriyorum
üstüne ekliyorum çaresizliklerimin
ve bir süredir kelimelerin efendisiymişim gibi
rahat ve umursamaz
ve ürkek ve ukala
yazıyorum
aklımın sağlığını kontrol etsin diye başvurduğum
tüm kahrolası pratisyen hekimlerin
aklından şüphe ediyorum
eksi dört derecede buhar oluyor
ciğerlerimden zorlayarak cıkan nefesler
bir türlü planlanan saatte randevusuna yetişemeyen
acemi aşıklar gibiyim
aslında ne bir randevu planlayabiliyorum artık
nede bir saat belirliyor
yetişebilmek için
en kolayı acemi aşık olmak
üstlenebiliyorsun
tüm kafiyesiz şiirleri...


sezilemiyor bir türlü günahkar düşünceler
ve tanrı bir kaç kuluna görev veriyor
doğru yola getirsin diye 
sezemediklerini
yasaklıyor kafiyeli sözleri
ve yasaklıyor düşünmeyi
sanki düşünme yeteneğini kendisi vermemiş gibi...


sızıyor inceden bir kalp agrısı
rüşvetlerin hesabı tutulamıyor çokça zamandır
ve ''sevgilimli'' zamanların karşılığını bulamıyor
banka müfettisleri
sensiz zamanların telafisi olmadığı gibi...


tanrının çobanı olmak değildi maksadım
aklıma çoban olmayı koyduğumdan beri
tuhaf bir boşluk
içime hangi sevdayı atsam dolmuyor
içimden seni çıkartsam
geriye birşey kalmıyor
sen dediğim az önce boşalan gözlerimdeki yasların katledeni
ben dediğim
seni çıkarınca 
tek başına bir anlam ifade etmeyen
şahsın birinci tekili...


ne tuhaf
senden önce ne tek başıma olabiliyordum hayatımda
nede kalablığım
şimdi seninle birlikte üstlendiğim yalnızlıkların
öyle ağırki
kollarında yığılıp kaldığım sensin
kendi hayatımın
gizli öznesi


Aaa Özgün İçerik! : 8FFE1C33A95B815DB0CD08C47C6768CD857CDB7E

08 01 2010

Öyleymiş

Napolyon bir gün düşman askerlerinden kaçarken bir bakkala girer. Bakkal
Napolyonu hemen tanır ve saklar. Arkadan gelen düşman askerlerine de "şuraya
doğru kaçan bir adam gördüm" der. Düşman askerleri gittikten 5 dakika sonra
Napolyonun muhafızları gelir.


O anda bakkal :
- Efendim haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum. Ölümle burun
buruna olmak nasıl bir duygu? diye sorduğu anda Napolyon
- Bre densiz. Sen kim oluyorsun da dünyayı titreten insana böyle bir soru
soruyorsun der ve muhafızlara dizin bu herifi kurşuna diye emreder.


Bakkalın gözünü bağlarlar. 3 2 1 diye sayarlarken; Bakkal içinden "ne yaptım
ben? Bak şimdi öleceğim." diye düşünürken bir el uzanır ve göz bağını açar.
Bağı açan Napolyondur ve "işte böyle bir duygu" der.


"Aşk da böyle bir şeymiş. Arkadaşım öyle dedi."